Zihinsel eşcinsellik...

Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılmıyor; Toplanıyor. Yıllardır masada tutulan, kimi zaman parlatılan, kimi zaman makyajlanan “Kürt kartı”, sahada bir karşılık üretmedi. Denendi, zorlandı, şişirildi; olmadı. Suriye’de olmadı, Irak’ta olmadı, İran’da tutmadı. Batı için bu defter artık büyük ölçüde kapandı.

Tem 29, 2025 - 11:11
1
Zihinsel eşcinsellik...

Ve geriye tek bir adres kaldı: Türkiye.

Tam da bu yüzden bugün Türkiye’de yeniden “çözüm”, “normalleşme”, “demokratik açılım” gibi kelimeler ısıtılıyor. Adı konulmuyor ama dili dolaşıma sokuluyor. Herkesin pozisyonu üç aşağı beş yukarı belli. Milliyetçi refleks net, muhafazakâr çizgi net, Kürt siyasal hareketinin beklentisi zaten gizli değil.

Ama bir kesim var ki;

bulanık, kaygan, muğlak...

Türk solu.

Bu ülkede Türk solunun en büyük mahareti, aynı anda iki aynaya bakabilmek olmuştur. Bir aynada Atatürk, diğerinde bambaşka ideolojiler. Dil Atatürkçe konuşur, zihin başka alfabelerle düşünür. Cümle Cumhuriyet’le başlar, paragraf enternasyonal ezberle biter.

Atatürk burada bir fikir değildir;

bir meşruiyet kalkanıdır.

Gerektiğinde önüne geçilir, arkasına saklanılır, iş bitince rafa kaldırılır.

Burada bir durup açık konuşalım.

Mustafa Kemal Atatürk, bu ülkenin vitrin süsü değildir.

Bir afiş hiç değildir.

İstendiğinde açılıp, istendiğinde kapatılan bir parantez hiç değildir.

Atatürk’ün milliyetçiliği, bugünün solunun sevdiği türden “yumuşak”, “akışkan”, “belirsiz” bir milliyetçilik değildir. Atatürk’ün milliyetçiliği nettir, serttir, kurucudur.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” cümlesi, bir temenni değil; anayasal bir omurgadır.

“Ne mutlu Türküm diyene” bir slogan değil; bir devlet ahlakıdır.

Ama gel gör ki, bugün kendini “ilerici” sayan birçok sol çevre, bu cümleleri ağzına almaktan imtina eder. Çünkü ulus fikri rahatsız eder. Üniter devlet fikri tedirgin eder. “Türk milleti” ifadesi kulak tırmalar.

Atatürk’ü severler ama Atatürk’ün kurduğu milleti sevmezler.

İşte zihinsel kopuş tam burada başlar.

Klasik sol ideoloji, ulusu geçici bir yapı olarak görür. Enternasyonalisttir. Sınıfı merkeze alır. Devleti aşındırır. Kimliği parçalar. Bu, kendi içinde tutarlı bir ideolojik tercihtir; itirazım yok.

Ama sorun şurada başlar:

Bu ideoloji, Atatürk’ün kurduğu ulus-devletle taban tabana zıttır.

Atatürk, sınıf devrimi yapmadı.

Etnik devrim hiç yapmadı.

Enternasyonal bir ütopyanın peşine düşmedi.

Atatürk, millet kurdu.

Devlet kurdu.

Egemenliği bölünmez kabul etti.

Buna rağmen bugün Türk solunun önemli bir kısmı, Atatürk’ün adını ağzından düşürmezken; onun milliyetçiliğini törpülemeye, budamaya, içini boşaltmaya çalışıyor. Atatürk’ü, sevmedikleri fikirlerin üzerine örttükleri bir örtü gibi kullanıyorlar.

Bu bir çelişki değil;

bu bir zihinsel bölünmüşlük hâlidir.

Aynı bedende iki ayrı ideoloji taşımaya çalışmak…

Biriyle konuşup diğeriyle düşünmek…

Birini vitrine koyup ötekini içeride beslemek…

Buna ne denir?

Ben buna zihinsel eşcinsellik diyorum.

Yanlış anlaşılmasın; burada kimliklere değil, fikrî tutarsızlığa gönderme yapıyorum. Aynı zihinde, birbirini reddeden iki dünya görüşünü birlikte yaşatma çabası bu.

Bugün Kürt meselesi yeniden ısıtılırken, Batı son kez nabız yoklarken, Türkiye’de asıl sınav Türk solunun önüne konuluyor.

Soru çok basit ama cevabı zor:

Üniter devlet mi?

Kimlik siyaseti mi?

Bu iki yol aynı anda yürünemez.

Atatürk’ün adını anıp, onun kurduğu devletin temelini tartışmalı hâle getiremezsiniz. Atatürk’ü sevmekle, Atatürk’ün kurduğu millet fikrini benimsemek arasında bir tercih yapmak zorundasınız.

Atatürk, bir dekor değildir.

Bir paravan hiç değildir.

Bu ülkede herkes her fikri savunabilir.

Ama Atatürk’ü, inanmadığı bir ideolojinin kalkanı olarak kullanamaz.

Bu bir sentez değil.

Bu bir çoğulculuk hiç değil.

Bu, düpedüz zihinsel kaçakçılıktır.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirleri bu kadar açık, bu kadar netken; onun adını taşıyan parti, Türk solu tarafından fiilen işgal edilmiş durumdadır. Bu işgal askerî değil, zihinseldir; bayrak indirilmez ama anlam boşaltılır. Ortaya çıkan şey ne Atatürk’ün milliyetçiliğidir ne de tutarlı bir sol ideolojidir. CHP bugün ne “çözüm süreci” masasına gerçekten oturabilmekte, ne de o masayı açıkça reddedip devirebilmektedir; masanın etrafında dolanan, pozisyon almaktan korkan, kimliği ve yönü belirsiz bir siyaset üretmektedir. Bir gün Atatürk’ü kürsüye çıkarıp meşruiyet devşiren, ertesi gün “devletle yeni bir ilişki” vaadiyle Kürt seçmene göz kırpan; günü kurtaran, nabza göre şerbet veren, ilkesiz ve pragmatist bir akıl hâkimdir. Özgür Özel’in ağzından dökülen “helalleşme”, “normalleşme”, “yeni dil” gibi muğlak ifadeler, Atatürk’ün net devlet ve millet tanımının yerini almış gibidir. Ortada bir ideoloji yoktur; sadece duruma göre şekil alan, yeri geldiğinde Atatürk’ü kalkan, yeri geldiğinde devleti pazarlık nesnesi hâline getiren bir zihniyet vardır. Bu, Atatürk’ün partisi olmak değil; Atatürk’ün adını kullanarak kimliksiz bir siyaseti sürdürmektir.

Önümüzdeki günler, Kürt meselesi başlığında Türkiye’nin siyasal gündeminde sarsıcı gelişmelere gebedir. Bu süreçte belirleyici olan; milliyetçi ya da muhafazakâr refleksler değil, Türk solunun ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin dik durup duramayacağıdır. Yani masanın etrafında dolanmak yerine bir yerde ayağa kalkıp kalkamayacağı, kimliksiz pragmatizmi bırakıp Mustafa Kemal Atatürk’ün net, tartışmasız ilke ve çizgisine sadık kalıp kalamayacağıdır. Türkiye’nin kaderi, bu kez başkalarının ne istediğiyle değil; Türk solunun neye cesaret edebildiğiyle yazılacaktır.